Çılgınlaşmış Bir Dünyada Ruh Sağlığını Korumak-1
Psikanaliz, Psiko-politik, Özgürleşme Psikolojisi
10-15 dakikalık ücretsiz öngörüşme randevusu almak için iletişim
formunu kullanabilir veya doğrudan telefon ile mesaj gönderebilirsiniz.
Öne Çıkan Yazılar
Psikanaliz, Psiko-politik, Özgürleşme Psikolojisi
Çılgınlaşmış Bir Dünyada Ruh Sağlığını Korumak-2: Bazı Somut Öneriler
Psikoterapi, Akademik, Klinik, Travma, Psikoloji, Şiddet, Psikiyatri
Editörün Önsözü: Travma Terapisinin İlkeleri: Belirtiler, Değerlendirme Ve Tedavi İçin Bir Kılavuz – Dsm-5 İçin Güncellenmiş
S. Murat Paker
(*) Bu makale ilk olarak 21 Mayıs 2026 tarihinde Yeni Arayış web dergisinde yayınlanmıştır.
Özet
Bu makale, günümüz dünyasında giderek artan otoriterleşme, savaşlar, kitlesel şiddet, hukuksuzluk ve neoliberal güvencesizlik ortamının bireysel ruh sağlığı üzerindeki etkilerini psiko-politik bir perspektiften ele almaktadır. Makalenin temel iddiası, böylesi dönemlerde yaşanan kaygı, öfke, çaresizlik ve umutsuzluk duygularının yalnızca bireysel psikolojik sorunlar olarak değil, içinde yaşanılan toplumsal ve tarihsel koşulların ruhsal alandaki yankıları olarak anlaşılması gerektiğidir. Bu çerçevede Wilhelm Reich, Erich Fromm, Frantz Fanon, Ignacio Martín-Baró, Jessica Benjamin, Lynne Layton, Neil Altman ve Nick Malherbe gibi düşünürlerin katkılarından yararlanılarak psikanaliz ile özgürleşme psikolojisi arasında kurulan teorik köprü tartışılmaktadır. Ayrıca travma literatürü ve somatik psikoloji alanındaki çalışmalar ışığında, uzun süreli kriz ve tehdit ortamlarının beden ve sinir sistemi üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Makale, tarihsel perspektifin ve kolektif dayanışmanın önemini vurgulayarak, karanlık dönemlerde ruhsal dayanıklılığı koruyabilmenin bireysel olduğu kadar ilişkisel ve toplumsal bir süreç olduğunu savunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: psiko-politik; psikanaliz; özgürleşme psikolojisi; normatif bilinçdışı; otoriterleşme; toplumsal travma; ruh sağlığı; psikolojik dayanıklılık; somatik psikoloji; kolektif dayanışma.
x x x
Giriş
Bugün hem Türkiye’de hem de dünyada birçok insanın yoğun bir kaygı, belirsizlik ve karamsarlık duygusu içinde yaşadığını görmek zor değil. Psikoterapi seanslarından (sosyal) medyaya, gündelik ilişkilerimize kadar birçok alanda bu durumun yoğun işaretleriyle karşılaşıyoruz.
Uluslararası hukukun giderek daha fazla ihlal edildiği, savaşların ve kitlesel şiddetin sıradanlaştığı, demokratik kurumların zayıfladığı ve otoriter eğilimlerin güç kazandığı karanlık bir dönemden geçiyoruz. Gazze’de, bütün dünyanın gözlerinin içine baka baka, iki yıl boyunca icra edilen soykırım engellenemedi. Emperyalist güçlerin lider kaçırma-öldürme, ülkeleri bombalama, pervasız askeri operasyonlar yürütme gibi tamamen yasadışı eylemleri, eskiden çoğunlukla olduğu gibi herhangi bir saklama veya kılıfına uydurma gereği bile duymadan büyük bir kibir ve küstahlıkla yapabildiği bir dönemdeyiz.
Otoriter-faşizan iktidarlar, kendi iktidarlarını derinleştirebilmek ve demokratik muhalefeti felç edebilmek için yasalara uymuyorlar, yasaları keyfi bir şekilde yorumluyorlar ve hukuk sistemini kendilerine göre araçsallaştırıyorlar. Bütün bunlar gözümüzün önünde oluyor, yakinen biliyoruz. Psiko-politik açıdan bakarsak, uluslararası düzeyde ve birçok ülkede ulusal düzeyde egemen siyaset tarzı psikopatikleşmiş durumda (Paker, 2026a, 2026b). Herkesi bağlayan bir hukuk düzeni yok artık; güçlü olanın, iktidarı elinde tutanın arzusuna ve çıkarına göre her istediğini yapabildiği ve maalesef şimdilik durdurulamayan çılgınlaşmış bir dünyada yaşıyoruz.
Böylesi bir dünyada kaygı, öfke, çaresizlik ve umutsuzluk hissetmek asla patolojik değildir; tam tersine, duyarsızlaşmadığımızı gösteren sağlıklı tepkilerdir. Asıl sorun, bu duyguların bireysel bir yetersizlik olarak yaşanması, sosyo-politik bağlamından koparılarak içselleştirilmesi ve bizi felç edebilecek bir noktaya yükselmesidir. Böyle bir dünyada ruh sağlığımızı nasıl koruyabiliriz?
Bu soruya verilecek yanıt, bireysel psikolojinin sınırlarını aşmak zorunda. Çünkü insan zihni yalnızca bireysel bir iç dünya ya da kapalı bir sistem değildir; aynı zamanda ilişkisel, toplumsal ve tarihsel bir oluşumdur. Bu nedenle ruh sağlığını koruma meselesi de kaçınılmaz olarak psiko-politik bir meseledir.
Psiko-politik bir mesele olarak ruh sağlığı
Psikanaliz uzun süre bireyin iç dünyasına odaklanan bir disiplin olarak gelişti. Ancak bu geleneğin içinde, psikoloji ile toplumsal yapı arasındaki ilişkiyi analiz eden güçlü bir damar da her zaman var oldu. 1930’lardan başlayarak önce W. Reich, sonra E. Fromm, F. Fanon, daha yakın zamanda N. Altman, L. Layton gibi psikanalist-düşünürler, bireysel ruhsal yapının içinde yaşanılan toplumsal bağlam/düzen tarafından şekillendiğini gösterdiler.
Fromm’a göre modern toplum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir yabancılaşma da üretir; insanlar özgürlükten kaçarken otoriter yapılara yönelirler (Fromm, 1941, 1955). Reich ise faşizmin yalnızca politik bir rejim olmadığını, aynı zamanda belirli karakter yapılarının toplumsal olarak üretildiğini savunmuştur (Reich, 1933). Bu çizgi Fanon’da daha da radikalleşir: Fanon, kolonyal baskının insanların ruhsal dünyasına kazınan bir şiddet biçimi olduğunu göstermiştir (Fanon, 1961).
Çağdaş psikanalistler arasında Neil Altman’ın çalışmaları bu tartışmaya klinik ve etik bir boyut ekler. Altman, psikanalitik pratiğin toplumsal bağlamdan bağımsız olamayacağını ve terapötik ilişkinin her zaman sınıf, güç ve eşitsizlik dinamikleri içinde kurulduğunu vurgular (Altman, 2000).
Bu çerçeve, ilişkisel psikanaliz içinde Lynne Layton’ın geliştirdiği normatif bilinçdışı kavramıyla daha da derinleşir. Layton’a göre bireyler yalnızca aile dinamiklerini ve travmatik yaşantıları değil, aynı zamanda içinde bulundukları toplumun normlarını, ideallerini ve hiyerarşik yapılarını da bilinçdışı düzeyde içselleştirirler (Layton, 2020). Bu nedenle günümüzde yaygın olan yetersizlik, başarısızlık ya da değersizlik duyguları çoğu zaman yalnızca bireysel öykülerle açıklanamaz; bunlar aynı zamanda neoliberal rekabet, performans baskısı ve çok boyutlu eşitsizliklerin/baskıların/ayrımcılıkların psişik izdüşümleridir. Böyle bakıldığında, bireysel semptom ile toplumsal yapı arasında doğrudan bir süreklilik ortaya çıkar.
Bugün yaşanan yaygın ruhsal çöküş hissinin yalnızca savaşlar, otoriterleşme ve politik baskılarla açıklanması yeterli değildir. İçinde yaşadığımız neoliberal-kapitalist düzen, insanları giderek daha rekabetçi, yalnızlaşmış, güvencesiz ve performans odaklı bir yaşam biçimine zorlamaktadır. Sosyal medya ve dijital dikkat ekonomisi ise bu baskıyı sürekli görünürlük, karşılaştırma ve yetersizlik duygularıyla daha da yoğunlaştırmaktadır. İnsanlar bir yandan sürekli olarak kendilerini “başarılı”, “üretken”, “güçlü” ve “iyi hissetmek zorunda” hissederken, diğer yandan ekonomik ve toplumsal gerçeklik giderek daha kırılgan hale gelmektedir. Bu çelişki yaygın bir tükenmişlik, yetersizlik ve değersizlik hissi üretmektedir. Toplumsal sistemin dayattığı normlar yalnızca dışsal baskılar olarak kalmaz, insanların bilinçdışı örgütlenmesine de sızarak onları kendi kendilerinin acımasız denetleyicilerine dönüştürebilir (Layton, 2020).
Bu yaklaşım Latin Amerika’da Ignacio Martín-Baró’nun geliştirdiği Özgürleşme Psikolojisi (Liberation Psychology) ile sistematik bir çerçeveye kavuşur. Martin-Baro’ya göre insanların yaşadığı psikolojik acıların önemli bir kısmı toplumsal baskı, eşitsizlik ve şiddet koşullarından kaynaklanır; bu nedenle psikoloji, bu koşulları görünür kılmadan eksik kalır (Martin-Baro, 1994).
Psikanaliz ile Özgürleşme Psikolojisi arasında derinleşen köprü
Son yıllarda bu iki gelenek arasında daha güçlü bir sentez kurulmaktadır. Nick Malherbe’nin geliştirdiği psikanalitik özgürleşme psikolojisi yaklaşımı bu açıdan önemli bir dönüm noktasıdır (Malherbe, 2021). Bu yaklaşıma göre, toplumsal şiddet ve eşitsizlik yalnızca dışsal gerçeklikler değildir; bunlar aynı zamanda insanların psişik yapısına yerleşir. Kronik güvensizlik, sürekli tehdit algısı, utanç ve değersizlik duyguları çoğu zaman tarihsel ve politik şiddetin içselleştirilmiş biçimleridir. Psikanaliz, insanların bu baskı koşullarını nasıl içselleştirdiğini anlamamıza yardımcı olur; özgürleşme psikolojisi ise bu baskının toplumsal kökenlerini görünür kılar.
Bu makalenin merkezindeki temel iddia tam da burada yer alır: Çılgınlaşmış bir dünyada ruh sağlığını korumak, yalnızca bireysel baş etme stratejileri geliştirmekle sınırlı kalamaz; aynı zamanda bireyin içinde yaşadığı psiko-politik gerçeklikle kurduğu ilişkiyi dönüştürmesini de gerektirir.
Tanınma, kutuplaşma ve ilişkisel kırılma
İlişkisel psikanaliz bu tartışmaya kritik bir boyut ekler. Jessica Benjamin’in tanınma teorisine göre insanlar yalnızca başkalarını tanıyan değil, aynı zamanda başkaları tarafından özne olarak tanınmaya da ihtiyaç duyan varlıklardır (Benjamin, 2004).
Otoriterleşmenin arttığı dönemlerde bu karşılıklı tanınma kapasitesi zayıflar. Toplumlar keskin “biz” ve “onlar” ayrımlarına bölünür. İnsanlar karmaşık öznelikler olarak değil, indirgenmiş kimlik kategorileri içinde algılanmaya başlanır. Bu durum yalnızca politik alanı değil, gündelik ilişkileri ve bireysel ruhsal dünyayı da derinden etkiler.
Bu bağlamda, “öteki”nin (“onların”) insanlıktan çıkarılması yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda derin bir ilişkisel kırılmadır (Paker, 2012a; 2012b). Bu kırılma sürdükçe hem toplumsal şiddet hem de bireysel ruhsal yük artar.
Travma, beden ve süreğen alarm hali
Bu süreçlerin bedensel boyutu da kritik öneme sahiptir. Travma literatürü uzun süreli tehdit ve belirsizlik koşullarının sinir sistemini kronik bir alarm durumuna soktuğunu göstermektedir (Levine, 2010; van der Kolk, 2014).
Bu durum yalnızca bireysel travmalarla sınırlı değildir; toplumsal düzeyde yaşanan krizler de benzer etkiler yaratabilir. Sürekli kriz ortamı, insanların bedenlerinde biriken gerilim, tükenmişlik ve donukluk halleri yaratır.
Bu nedenle ruh sağlığını korumak yalnızca “duyguları ve düşünceleri değiştirmek” değil, aynı zamanda bedensel düzenleme kapasitesini geliştirmek anlamına gelir.
Tarihsel perspektif ve gerçekçi umut
Böylesi dönemlerde en yaygın sorulardan biri şudur: Bu karanlık gidişatın bir sonu var mı?
Tarihsel perspektif bu soruya daha ayakları yere basan bir yanıt sunar. Dünya tarihi, doğrusal bir ilerleme değil; karanlık dönemler ile görece özgürleşme dönemlerinin birbirini izlediği dalgalı bir süreçtir. Yirminci yüzyılın ilk yarısı faşizm ve savaşlarla doluyken, ikinci yarısı birçok ülkede demokratikleşme süreçlerini de beraberinde getirmiştir (Hobsbawm, 1994).
Daha da önemlisi, bu dönüşümler kendiliğinden gerçekleşmemiştir. Her zaman bu karanlık dönemlere karşı direnen, alternatifler üreten ve mücadele eden insanlar olmuştur.
İnsanların tamamen pasifleşmesi yalnızca politik değil, aynı zamanda psikolojik bir çöküş de yaratır. Öğrenilmiş çaresizlik literatürü, kişinin kendi eylemlerinin sonuç üzerinde hiçbir etkisi olmadığına inanmasının depresif duygulanımı besleyebileceğini göstermiştir (Seligman, 1975). Buna karşılık, küçük de olsa bir etki alanına sahip olmak ve bir şeylerin parçası olabilmek hem bireysel hem de kolektif yeterlik duygusunu güçlendirir (Bandura, 2000). Politik/toplumsal aktivizmin iyi oluşla ilişkisini inceleyen çalışmalar, anlamlı bir kolektif çabanın parçası olmanın ruhsal dayanıklılığı destekleyebileceğini göstermektedir (Klar ve Kasser, 2009).
Kişisel bir gözlem
Bütün bu faktörleri sıraladıktan sonra on yıllara yayılan kişisel bir gözlemimi de paylaşmak isterim. Son 40 yılda, Türkiye’de ve ABD’de, yaklaşık yarısı Türkiyeli olmak üzere, dünyanın 50 civarında farklı ülkesinde işkence ve savaş mağduru olmuş 1000’den fazla insanın travma öykülerini, ya araştırmacı olarak ya psikoterapist olarak ya da süpervizör olarak, oldukça ayrıntılı bir şekilde dinledim veya okudum. Bütün bu ağır öykülerden insan türüne dair çıkardığım iki temel sonucu şu şekilde özetleyebilirim:
1.. Kötülük yapabilme, kıyıcılık ve eziyet etme potansiyeli/kapasitesi/yaratıcılığı açısından insan türü sınır tanımamaktadır. Ama aynı zamanda,
2.. Her tür zorluk/eziyet/kıyıcılık karşısında direnme, dayanma ve yeniden ayağa kalkabilme kapasitesi açısından da insan türü şaşırtıcı bir yaratıcılık sergileyebilmektedir.
İşkence/savaş gibi en uç travmatik koşullarda bile direnmenin/dayanmanın yollarını bulabilen insanlık, çılgınlaşmış bir dünyada da bu yolları bulabilir, bulacaktır. Ne kadar çok insan bu çabaya katkı verirse, bu yollar o kadar çabuk ve güçlü bir şekilde bulunacaktır. Bunun için de önce kendi ruh sağlığımızı korumaya ihtiyacımız var. İkinci yazıda bu konuya dair bazı somut önerilerle devam edeceğim.
Kaynaklar
Altman, N. (2000). The Analyst in the Inner City. Routledge.
Bandura, A. (2000). Exercise of human agency through collective efficacy. Current Directions in Psychological Science, 9(3), 75–78. https://doi.org/10.1111/1467-8721.00064
Benjamin, J. (2004). Beyond doer and done to: An intersubjective view of thirdness. The Psychoanalytic Quarterly, 73(1), 5–46.
Fanon, F. (1963). The wretched of the earth (C. Farrington, Trans.). Grove Press. (Original work published 1961)
Fromm, E. (1941). Escape from freedom. Farrar & Rinehart.
Fromm, E. (1955). The sane society. Rinehart.
Hobsbawm, E. (1994). The Age of Extremes: The Short Twentieth Century, 1914–1991. Michael Joseph.
Klar, M. ve Kasser, T. (2009). Some benefits of being an activist: Measuring activism and its role in psychological well-being. Political Psychology, 30(5), 755–777. https://doi.org/10.1111/j.1467-9221.2009.00724.x
Layton, L. (2020). Toward a Social Psychoanalysis: Culture, Character, and Normative Unconscious Processes. Routledge.
Levine, P. A. (2010). In an unspoken voice: How the body releases trauma and restores goodness. North Atlantic Books.
Malherbe, N. (2021). Psychoanalytic Liberation Psychology. Routledge.
Martín-Baró, I. (1994). Writings for a Liberation Psychology (A. Aron ve S. Corne, Der.). Harvard University Press.
Paker, M. (2012a). Psikolojik Açıdan Önyargı ve Ayrımcılık. Kenan Çayır ve Müge Ayan Ceyhan (Der.), Ayrımcılık: Çok Boyutlu Yaklaşımlar (s.41-53). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Paker, M. (2012b). Önyargı ve ayrımcılığa ilişkisel psikanalitik bir bakış. Kenan Çayır ve Müge Ayan Ceyhan (Der.), Ayrımcılık: Çok Boyutlu Yaklaşımlar (s.53-61). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Paker, M. (2026a). Narsisizm 2.2: Faşizm ve psikopati. Yeni Arayış.
Paker, M. (2026b). Narsisizm 2.3: Narsisistik ve psikopatik liderlik tarzları. Yeni Arayış.
Reich, W. (1970). The mass psychology of fascism (3rd ed.). Farrar, Straus & Giroux. (Original work published 1933)
Seligman, M. E. P. (1975). Helplessness: On Depression, Development, and Death. W. H. Freeman.
van der Kolk, B. A. (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. Viking.