Göç Psikolojisi

Dr. Salih Murat PakerKlinik Psikolog – PsikoterapistAralık 2021

Çağımızda hem Türkiye’de hem de dünyada göç hareketleri çok hızlandı. Bazen gönüllü olarak daha iyi bir hayat, eğitim, iş için, ama çoğu durumda savaştan, baskıdan ya da ağır yoksulluktan kaçmak için milyonlarca insan her yıl yer değiştiriyor. İklim krizin ağırlaşmasıyla artması beklenen kuraklık, açlık, su basmaları gibi problemler nedeniyle önümüzdeki on yıllarda on milyonlarca insanın iklim mültecisi olması bekleniyor.

Göçün psikolojik etkileri

Göç oldukça karmaşık bir olgudur. Çok sayıda faktör işin içindedir ve göç psikolojisi üzerine konuşmak ancak sosyo-politik ve ekonomik faktörlerin de dikkate alınacağı karmaşık bir matriks bağlamında mümkündür. Bunu akılda tutararak, göç psikolojisi açısından analiz kolaylığı sağlayacağı için üç evreden bahsetmek mümkündür: Göç-öncesi, göç süreci ve göç-sonrası. Psikolojik açıdan göçü incelerken ve göç nedeniyle psikolojik zorluklar yaşayan insanlara yardım ederken, bu üç evredeki olumsuz ve olumlu özellikleri değerlendirmek gerekir. Bu özellikler de göç eden her kişi ve grup için oldukça farklı olabilir. Ancak bu çok sayıda faktörün bileşik etkisi üzerinden kişilerin ve grupların göçten nasıl etkilendiğini anlayabiliriz. Dolayısıyla bu konuda ilk söylememiz gereken şey, göçün psikolojik etkilerinin büyük ölçüde kişiye veya gruba özgü olduğudur. Bunu söylemiş olmak ama göç üzerine konuşurken özellikle dikkat edilmesi gereken bazı faktörler olmadığı anlamına gelmez.

Göç-öncesi faktörler

Örneğin göç-öncesi dönemden kaynaklanan faktörler arasında göçün nedeni ve de kaybedilecek şeylerin çapı, derinliği çok önemlidir. Zorunlu göç, ‘gönüllü’ göçten haliyle çok daha fazla olumsuzlukla yüklüdür. Hayatını, güvenliğini kurtarmak için bir yerden kaçmak zorunda kalıyorsan, hem buna yol açan tehditlerin ve eziyetlerin yarattığı travmayla hem de aniden, tamamen hazırlıksız bir şekilde yerinden yurdundan kopmanın getirdiği yükle uğraşmak zorundasın. Ek olarak, göç ederken geride bırakılanların, bu anlamda kaybedilenlerin, boyutu da çok önemli. İnsana destek veren, onu koruyan güçlendiren ne kadar çok şey geride bırakılıyorsa, göçün psikolojik etkisi o kadar olumsuz olacaktır. Bunlar da nelerdir? İşte, insanın sevdikleri, yakın çevresi, yani ilişki ağı, dili, kültürü, işi ya da okulu, geliri, hayat standardı, aşina olduğu, içinde yaşamaya alıştığı köyü, kenti ya da yurdu. Bunlardan ne kadar çok fazlası geride bırakılıyorsa o kadar fazla risk faktörü var demektir. Göç sırasında ise bu yolculuğun ne kadar güvenli, tehlikeli ya da meşakkatli olduğu dikkate alınmalıdır.

Göç-sonrası faktörler

Göç sonrası dönem açısından ise göç edilen yerin özelliklerine bakılmalıdır. Göç edilen yer ne kadar kucaklayıcıysa ne kadar az dışlayıcı ve ayrımcıysa, kayıpları telafi etmeye ne kadar müsait ise göçün olumsuz etkileri o kadar azalacaktır. Her halükârda ama, her göçte bir şeylerin şu ya da bu düzeyde kaybedilmesi esastır. Bir şeyler geride bırakılmıştır ve yeni baştan başlamak gerekmektedir. Kayıpların büyükse ve yeni gelinen yer sana dostça, destekleyici tarzda davranmıyorsa o zaman çeşitli psikolojik zorlukların gelişmesi için yeterince risk faktörü bir araya gelmiş olabilir. Bu durumlarda en sık görülen psikolojik zorluklar depresyon, anksiyete (bunaltı/endişe) ve ilişki problemleridir. Kadın, erkek, çocuk hiçbir grup bu tür sorunlara karşı bağışık değildir. Herkeste bu zorlukların ortaya çıkma ve bunlarla baş etme yolları farklı olabilir. Örneğin göç edilen yerde yeni bir dil öğrenilmesi gerekiyorsa çocuklar, ana babalarına göre daha avantajlıdır. Ama öte yandan ilişki ağlarının sürekliliği çocuklar için daha önemlidir.

Sonuç olarak yeni gelinen yerde ekonomik ve kültürel entegrasyon ne kadar çabuk ve iyi olabilirse göçün yarattığı psikolojik risk faktörlerinin etkisi azalacaktır. Örneğin erkek çalışıyor ve kadın evde oturuyorsa ve bunun üstüne kadının sosyal destek sağlayacak bir çevresi yok ise o zaman bu kadının depresif bir ruh haline doğru evrilmesi kolaylaşacaktır.

Göçün yarattığı zorluklarla baş etmenin en yaygın yollarından biri bildiğimiz gettolaşma eğilimidir. Benzer kökenlerden gelen insanlar, tehlikeli olan ya da tehlikeli addettikleri yeni dış çevreye karşı, normal koşullar altında yakınlaşmayacakları kadar yakınlaşıp kendilerine bir getto kurarlar. Bu getto, mekânsal olabileceği gibi, dağınık yerlerde otursalar bile psikolojik/ilişkisel bir getto da olabilir. Getto sonuç olarak bir tür dayanışma ağıdır, göçün neden olduğu kayıpları telafi etme çabasıdır. Eğer abartılmazsa ve iç-dış sınırlarını çok katı bir şekilde çizmezse gettolar, yeni yere entegrasyon sürecinin işlevsel bir ilk aşaması olarak görülebilirler. İnsanlar göç edip, ilk başta içinde kendilerini daha güvenli hissettikleri gettoda yaşamaya başlarlar.

Zaman içinde deneye yanıla getto sınırlarının dışına çıkıp tedricen entegre olabilirler. Ama göç edilen yer, göç edenlere karşı düşmanca/ayrımcı bir tavır içindeyse, o zaman göç eden için entegrasyon değil, kendini koruma ön plana çıkar ve gettolaşma sürdürülür. Gettolaşma bir süre sonra kendi dinamiğini yaratabilir ve bin türlü musibete neden olabilir. Bunların başında da göç edenlerle yerleşiklerin birbirlerini sahiden tanımamaları ve önyargılarla yüklü bir şekilde şiddete dek varabilen gerginlikler üretmeleridir. Gettolaşmanın kırılmasında en büyük sorumluluk göç edilen yerdeki yerleşik düzene düşer. Göç eden oraya keyfinden gelmemiştir, bir sürü şeyi geride bırakarak gelmiştir. En başta bunu kabul ederek, anlayarak, çok boyutlu yardım/destek mekanizmaları devreye sokulmalıdır.

Göç de bir travma mıdır?

Her göçün mecburen travmatik olması gerekmez. Ama genellikle çok zorlu bir süreçtir, çoklu kayıplar içerebilir, savaş gibi travmatik olaylardan kaçışa bağlı olabilir, gidilen yer ayrımcılık dolu olabilir vb.

Yerli – göçmen etkileşimi

Göç eden, muhtemelen birçok travmasıyla ve çoklu kayıplar yaşayarak yeni bir mekandaki yeni bir toplumsal çoğunluğun içine bir azınlık grup ya da o bile değil, bir tekil aile ya da bir tekil kişi olarak gelmiştir. Evini, köyünü, mahallesini, şehrini, ülkesini, sevdiklerini, kültürünü, dilini geride bırakmıştır. Zaten devasa kayıp / yas, travmatik stres ve uyum meseleleriyle uğraşmak zorundadır. Tabii ki içine geldiği yeni toplumsal çoğunluğun psiko-sosyal olarak ve sistemin kurumsal / yapısal olarak ona ne denli dostça veya düşmanca davrandığı, göçmenin iyilik halini birinci dereceden etkiler. Kapsayıcı, destekleyici ortamlarda göçmen yara sarma ve tamirat moduna daha kolay geçerken, düşmanlık ve ayrımcılık dozu yüksek toplumsal ortamlarda göçmenlerin yaraları sürekli kanamaya devam eder. Çünkü temel güven duyguları yeniden tesis edilememiş olur.

Farklı kültürlere dostane ve eşitlikçi davranmayan, otoriter, dışlayıcı, yabancı düşmanı, milliyetçi ve ırkçı özellikleri ağır basan sosyal ortamlarda, göçmenlere birkaç yol kalır. Azlarsa, güçsüzlerse, atomize olacaklardır. Kendi kültürlerini hızla terk etme, kendi kimliğinden nefret etme, mecburi bir asimilasyon gündeme gelecektir. Bir getto oluşturabilecek kadar büyük bir azınlıklarsa, o zaman içe kapalı, eski kimliğe daha da radikal biçimde tutunmaya çalışan ya da daha doğrusu o eski kimliği çok daha radikal biçimde yeniden kurgulayan bir evrim geçirebilirler. Bu durumda gayet tepkisel bir kimlik kurgusu söz konusu olur.

Oysa bu göçmenlik sorununun hem göçmenler hem de yerliler açısından en makul, en az hasar verici çözüm yolu, eşitlik temelinde entegrasyon ve melezleşmedir. Bir yandan kültürel farklılıklar tanınacak, saygı gösterilecek, hakları teslim edilecektir, bir yandan da bu farklılıkların donmuş sabitlikler olarak korunması yerine herkesin diğer kültürden bir şeyler öğrenmesi ve edinmesinin, diğer deyişle kültürel melezleşmenin yolları alabildiğine açık tutulacaktır. Bunun makul bir şekilde yapılabilmesi için de ani/büyük göç dalgaları yerine tedrici/sindirilebilir göçün tercih edilmesi hem göçmenler hem de yerliler için kültürel entegrasyon programları geliştirilmesi ve ayrımcılıkla aktif mücadele edilmesi gerekmektedir.

·  * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *