Ruh sağlığı Alanının Sterilizasyonu ve Yeniden Politizasyon İmkanı

Ruh sağlığı ve psikoterapi alanlarının toplumsal işlevinin ne olduğu konusunda kabaca iki yaklaşım göze çarpmaktadır: Uyumsalcı (conformist) ve özgürlükçü-dönüştürücü (libertarian-transformative).

Bu alanların tarihçesine ve geleneksel pratiklerine baktığımızda uyumsalcı eksenin diğerine göre çok daha önplanda olduğu görülür. Özgürlükçü-dönüştürücü bir damar da özellikle psikanaliz içinde hep var olmuştur (Freud, 1908, 1929; Fromm, 1941; Reich, 1942).

Semptomatik tedavi, özünde uyumsalcıdır. Semptomatik tedavi, ‘neden?’ sorusuyla ilgilenmez ya da nedenselliğini biyoloji üzerinden kurar. Psikolojik, sosyo-psikolojik, psiko-politik ya da daha genel sosyo-kültürel-ekonomik nedensellikler kapsam alanı dışındadır. Sık sık başı ağrıyan bir insan için semptomatik tedavi (yani ağrı kesici kullanımı) geçici bir rahatlama sağlar ve kimi durumda bu değersiz değildir, ama esas meseleyi çözmez – hatta kimi zaman örter. Benzer biçimde, kendisiyle ve başkalarıyla ilişkiselliğinde yaşadığı derin ve karmaşık problemler nedeniyle depresif veya kaygılı bir varoluş geliştirmiş olan insanların görünürdeki semptomlarını gidermeye çalışmak, ancak geçici ve kısmi kazanımları olabilecek temel olarak uyumsalcı bir çabadır (Banton ve ark., 1985).

Ruh sağlığı ve psikoterapi alanları bir bütün olarak ve bu alanlarda çalışan profesyoneller bireysel düzeyde, nasıl bir sosyo-politik bağlam içinde ve ne tür değerler sistemi, temel varsayımlar ve amaçlar doğrultusunda işlev gördükleri ve görebilecekleri konusunda olabildiğince öz-düşünümsel (self-reflective) olmak durumdadırlar. Hiçbir teorik bilgi disiplini ve mesleki pratik, içine doğduğu ve içinde kendini idame ettirdiği sosyo-politik bağlamdan kopuk olarak kendini var edemez ve yine böylesi bir kopukluk içinde anlaşılamaz.

Dolayısıyla özgürlükçü-dönüştürücü bir ruh sağlığı/psikoterapi pratiği için, kurtulmamız gereken ilk yanılsama, genel sosyo-politik bağlamın, görünür teorik/mesleki bilgilerimizin/becerilerimizin ötesinde, bizim ve içinde yer aldığımız disiplinin her türlü donanımını etkilemeyeceği ve bu bağlamın kimi zaman açık ama daha çok örtük biçimlerde mesleki (ve her türlü) varoluşumuza (düşünme, hayal edebilme, davranma tarzlarımıza) sirayet etmeyeceği, bizim değer yargısız ve bu anlamda da yansız (neutral, nesnel ve giderek ‘bilimsel’) bir ruh sağlığı pratiği yürütebileceğimizdir.

Bu konularda olabildiğince öz-düşünümsel olmazsak, kendimizi ve içine doğduğumuz, içinde var olduğumuz bu bağlamı sorgulamazsak hep çemberin içindeyiz, çemberin yeniden üretimine katkıda bulunuyoruz ve uyumsalcılıktan öte bir iş yapmıyoruz demektir. Oysa ruh sağlığı/psikoterapi alanları, başka bazı alanlar gibi, şimdiye kadar gerektiği gibi kullanılmamış olan ciddi bir özgürlükçü-dönüştürücü potansiyele sahiptir (Frosh, 1986, 1987).

Bu potansiyel şimdiye kadar neden kullanılmamıştır? diye sorarsak birkaç faktörden bahsedilebilir:

  1. Ruh sağlığı alanında hizmet sunanların sınıfsal profilleri büyük ağırlıkla orta-üst sınıf çerçevesinde olmuş ve bu sınıfsal konumun genel politik muhafazakarlığı ve toplumun dezavantajlı kesimlerine yönelik ilgisizliği, temassızlığı, önyargıları ciddi bir engel olarak karşımıza çıkmıştır.
  2. Özgürlükçü-dönüştürücü tarzda bir ruh sağlığı/psikoterapi etkinliği, uzun vadeli ve emek-yoğun bir iştir (uzun dönemli psikanalitik terapi gibi), kolaycı çözümleri kategorik olarak dışlar. Böylesi bir faaliyete kamu kaynakları aktarılmadıkça bu hizmetten faydalananlar da büyük ölçüde orta-üst sınıflardan insanlar olmuştur.
  3. Kapitalist piyasa mekanizmaları zaten ‘hızlı tamirat’ (quick fix) peşindedir. Kapitalist mantığa göre, insanların işlerine gidebilmeleri, üretim çarkının şu ya da bu biçimde içinde kalmaları yeterlidir. Daha ötesi zararlı bile olabilir. O yüzden Batı kapitalizmi kamusal ya da özel sağlık sigortaları aracılığıyla uzun dönemli, emek-yoğun ruh sağlığı hizmetlerini desteklemez.

Muradımız nedir?

Semptomatik tedavi bize yetmiyorsa, ruh sağlığı/psikoterapi pratiklerinden ne umabiliriz?

  1. İnsan ıstırabını azaltmak (‘yok etmek’ değil)
  2. İnsanın tüm potansiyelleriyle kendini gerçekleştirebilmesi yolundaki psikolojik tıkaçları/zorlukları aşmasına yardım etmek (‘Mükemmel insan’ olmadığını, olamayacağını, insan varoluşunun hep çatışkılı ve eksikli olduğunu/olacağını biliyoruz, ama ‘good-enough’ (yeterince-iyi) bile kolay bir hedef değil)
  3. Öznelik ve öznellikler-arası kapasitelerini arttırmak; özerkleşme düzeyini arttırmak (sosyal olabilmek, empatik/yakın bağlar kurabilmek, ama aynı zamanda yalnız da kalabilmek)

Özgürlükçü-dönüştürücü bir ruh sağlığı/psikoterapi pratiği daha gelişkin, daha derin, daha farkında, daha öz-düşünümsel, daha sahici ve daha eylemli bir öznellik yaratma mücadelesidir. Bu anlamda en geniş anlamıyla tamamen politiktir. Feminist slogan ‘kişisel olan politiktir’ anlamında politiktir. Çünkü, öznelik kapasitesinin artması, dolaysız biçimde her düzeyde tahakküm/iktidar ilişkilerinin sorgulanmasını ve dönüştürülmesini gerektirir.

Özgürlükçü-dönüştürücü bir ruh sağlığı/psikoterapi pratiği, karşısındaki insanı, ilişkisel ve sosyo-politik bağlamından kopuk, yalıtık bir birey –kapalı sistem- olarak görmez. Aksine, kişisel (bilinç ve bilinçdışı düzeylerde), kişilerarası ve sosyo-politik düzeylerdeki tahakküm/iktidar ilişkilerinin paralelliklerini ve izdüşümlerini tüm karmaşıklıkları ve çatışkılarıyla ele almaya çalışır.

Ne tür tahakküm konumları:

  1. Erkek – kadın
  2. Yetişkin (Ebeveyn) – çocuk/genç
  3. Üst sınıf – alt sınıf
  4. Yönetici – yönetilen
  5. Zengin – yoksul
  6. Eğitimli – eğitimsiz
  7. Güçlü – zayıf
  8. Güzel – çirkin
  9. Çoğunluk – azınlık (milli – dini – politik)
  10. Heteroseksüel – LGBTİ+
  11. İnsan – diğer türler
  12. İnsan – ekoloji

Bu tahakküm konumları yalnızca ‘dışsal’ değildir, genellikle çok-katmanlı bir şekilde içselleştirilmişlerdir ve psişe-içi ve öznellikler-arası alanlarda bir mücadele (veya teslimiyet) ekseni olmuşlardır.  Bu tahakküm konumlarının bireyin kişilik örgütlenmesindeki dinamiklerle özgül eklemlenmeleri üzerinden birçok psişik semptom ya da varoluş tarzı uç verebilir. Psikanalitik teoriye göre, toplumdaki egemen iktidar yapıları, her bir birey için erken çocukluk döneminin yoğun ilişkileri içinde yeniden üretilir (Frosh, 1986; Marcuse, 1955).

Sıraladığım tahakküm konumlarının çoğu epey eskidir. Yaşadığımız çağ ise hem yeni tahakküm konumları ortaya çıkarmış hem de eskilerini yeniden formatlamaktadır. Bugün bildiğimiz biçimiyle ruh sağlığı/psikoterapi alanlarının çıkışı, modernizm/kapitalizm sosyo-politik bağlamı içinde vücut bulmuştur. Kapitalist sosyo-ekonomik formasyonların, işbölümünü ve yabancılaşmayı derinleştirmesi, geleneksel sosyal yapıları ve destek/dayanışma sistemlerini hızla dağıtması (atomizasyon) ve bununla bağlantılı olarak şehirlere yoğun göç, yoksullaşmayı hızlandırması ve, bunların hepsiyle bağlantılı olarak, en önemlisi sosyal hayatın merkezine performans ilkesini ve rekabeti koyması, yine bununla bağlantılı olarak şiddet/savaş kültürünü beslemesi, insanlık tarihinin daha önceki dönemleriyle kıyaslanamaz bir düzeyde psiko-sosyo-politik bir tahribat yaratmıştır. Bu kapitalist dönemin içinden geçmekte olduğumuz ileri-kapitalist, medya-bilgi teknolojilerinin hâkim olduğu alt-döneminde ise, toplumsal atomizasyon en üst düzeye çıkmış, performans ilkesi sadece sosyo-ekonomik yaşamı değil tüm insani ilişkileri fethetmiş, insanların fantezi dünyaları bile omnipotent (tüm-güçlü) ve omnipresent (hep-varolan) medya-bilgi teknolojileri sayesinde kapitalist rasyonele büyük ölçüde teslim olmuştur.

Kapitalist dünyanın temel psikolojik tezahürü narsisizmdir. Narsisizm, kapitalizmin hem beslediği hem de beslendiği bir psişik örgütlenmedir. Yabancılaşmanın, yanılsamanın, sahteleşmenin, empatisizliğin, derin bir özgüvensizlikle başetmek için şişinmenin (yani narsisizmin) epey prim yaptığı bir düzende yaşıyoruz. Kapitalist tahribat narsisizm üzerinden derinleşerek sürüyor. Hangi tahakküm konumunda olurlarsa olsunlar ve ne tür semptomatik bir tablo sergilerlerse sergilesinler, narsisizm ağırlıklı kişilik örgütlenmelerinde ve grup dinamiklerinde, özgürleştirici-dönüştürücü bir ruh sağlığı/psikoterapi yaklaşımı, işin bu yanını da önemsemek, sorunsallaştırmak, konuşulabilir/hissedilebilir kılmak zorundadır.

Yaşadığımız kapitalist dünyanın giderek daha çok karşılaştığımız meselelerinden biri de travmatik yaşantılar.  Giderek büyüyen yapısal eşitsizlikler, ayrımcılıklar, sıkışan hayatlar, empatisizlik, savaş/şiddet kültürü vb. sürekli travma üretiyor. Kendi pratiklerimizde değişik travmalara maruz kalmış kişilerle sürekli karşılaşıyoruz. Burada da ağırlıklı eğilim, semptomatik tedavi ile yetiniyor. Oysa travmatik yaşantılar, tahakküm ilişkilerinin ve mekanizmalarının çok daha kristalize bir şekilde görülmesi, semptom-ötesi bir anlamlandırma çalışması yapılması için uygun bir fırsat da sunuyorlar. Travma mağduru konumundan çıkabilmek için öznelik kapasitesinin ciddi bir şekilde arttırılması şart görünüyor.

Günümüzde giderek daha çok karşılaştığımız başka bir mesele de derin anlam bunalımı, amaçsızlık ve buna bağlı depresif durumlar.  Birçok insan artık kişisel ya da sosyal düzeyde bir dava sahibi olmanın anlamsız olduğunu, bir şeyleri değiştirmenin mümkün olmadığını düşünüyor. Her yere, öznelliklerimize bile, sirayet etmiş olan kapitalist düzen giderek daha çok insanı tamamen iktidarsız, eylemsiz kılıyor, öznelik konumlarını aşındırıyor. Bize verilenle yetiniyoruz, mevcut durumu norm saymaya başlıyoruz, canımız acısa da alternatif bir durum tahayyül edemiyoruz. Bunun bedeli, maskeli, maskesiz, değişik türleri ve görünümleriyle depresif tablolar.  Böylesi bir depresyon, bir rahatsızlığı/memnuniyetsizliği göstermesi açısından dönüştürücü bir potansiyel taşıyor. İlaç verip üstü kapatılacak ya da ‘davranışsal müdahaleler’ veya ‘bilişsel yeniden-yapılandırmalar’ ile ateşi kaçırılacak bir şey değil, kıymetini bilip o derin hayal kırıklığından, yoksunluktan yeni bir öznellik yaratmak mümkün olabilir.

Peki bunca soyut laftan sonra ne yapacağız? Meşhur ‘ne öneriyorum?’

Genel ruh sağlığı alanında:

Ruh sağlığı alanında faaliyet gösteren meslek örgütlerinin örgütsel düzeyde ve profesyonellerin bireysel düzeyde sosyo-politik bağlamda nerede konumlandıklarına dair bir merak geliştirmeleri. Bunu bir tür kendi farkındalık, öz-düşünümsellik düzeylerini arttıran bir terapi süreci gibi hayal etmeleri.

Bunun sonucunda toplumun genel ruh sağlığını olumsuz olarak etkileyen genel sosyo-politik bağlamın daha çok farkında olmaları; bu farkındalıkla, örgütsel ve bireysel düzeyde, mesleki etik üzerinden daha çok taraf olmaları, müdahale etmeleri.

Anlamlı derecede kamu kaynağının bu tarz bir ruh sağlığı örgütlenmesi için ayrılmasını sağlamaya yönelik sürekli bir baskı grubu oluşturulması.

Kamusal otoritenin harekete geçmesini beklemeden yerel/özel girişimlerle özellikle toplumun dezavatajlı kesimlerine yönelik, tercihan disiplinler-arası, örnek projeler geliştirilmesi (Altman, 1995).

Psikoterapi alanında:

  1. Terapi seanslarında danışanın hayatındaki her türlü tahakküm ilişkisine özel önem verilmesi, bu ilişkilerin sorunsallaştırılması, danışan getiriyorsa politik malzeme üzerine konuşulmaktan kaçınılmaması, bütün bunların danışanın kişisel dinamikleriyle bağlantılarının kurulması (Dimen, 2004; Samuels, 2000).
  2. Terapist/danışan arasındaki iktidar ilişkisine ve bunun her iki taraf açısından nasıl yaşandığına dair merak duymak, bunu konuşulabilir kılmak; otoriter konumlanıştan kaçınmak (Samuels, 2000).
  3. Toplumun dezavantajlı kesimlerine yönelik gönüllü/indirimli terapi hizmetleri sunulması (Danto, 1998).
  4. Dar anlamda psikoterapinin olmasa da, terapötik faaliyetin seans odasıyla sınırlı olmadığının, hayatın içine sirayet edebilecek kanalların oluşturulması gerektiğinin farkında olmak ve buna yönelik projeler geliştirmek (Frosh, 1986).

Ruh sağlığımız için kapitalizme direnmemiz, tahakküm ilişkilerini sorgulamamız ve kısmen de olsa ‘kurtarılmış bölgeler’ yaratmamız gerekiyor.

Kaynakça

Altman, N. (1995), The Analyst in the Inner City. Hillsdale, NJ: The Analytic Press.

Banton, R., Clifford, P., Frosh, S., Lousada, J. and Rosenthall, J. (1985) The Politics of Mental Health. London:

Macmillan.

Danto,E. A. (1998), The ambulatorium: Freud’s free clinic in Vienna. Int. J. Psycho-Anal., 79: 287-300.

Dimen, M. (2004). The Return of the Dissociated. Psychoanal. Dial., 14:859-865

Freud, S. (1908), “Civilized” sexual morality and modern nervous illness. Standard Edition, 9: 181-204. London: Hogarth Press, 1959.

Freud, S. (1929), Civilization and its discontents. Standard Edition, 21: 64-145. London: Hogarth Press, 1961.

Fromm, E. (1941), Escape from Freedom. New York: H. Holt, 1994.

Frosh, S. (1986). Beyond the analytic attitude. Free Associations, 1H:38-58.

Frosh, S. (1987) The Politics of Psychoanalysis. London: Macmillan.

Marcuse, H. (1955), Eros and Civilization. Boston: Beacon Press.

Reich, W. (1942), The Mass Psychology of Fascism, trans. V. R. Carfagno. New York: Farrar, Straus & Giroux, 1970.

Samuels, A. (2000), Politics on the Couch: Citizenship and the Internal Life. New York: Other Press.

(*) Eleştirel Psikoloji Sempozyumu’na sunulmuş bildiri. 1 Eylül 2008 İstanbul

·  * * * * * * * * * * * * * * * *