PSİKANALİZ: NEREDEN NEREYE?

15YAPI KREDİ BANKASI YAYINLARI

FREUD’UN 150. YAŞI SEMİNER DİZİSİ

MAYIS 2007

 

 PSİKANALİZ: NEREDEN NEREYE?

Murat Paker[1]

 

Ben de çok teşekkür ederim geldiğiniz için. Aslında birbirimizden habersiz hazırladık konuşmalarımızı ama dinledikten sonra görüyorum ki hem Bülent Somay’ın kısa sunumuyla, hem de Saffet Murat Tura’nın konuşmasıyla yer yer kesişen bölümleri var benim de konuşmayı düşündüğüm şeylerin. Freud’un 150. yaşını kutlama vesilesiyle düzenlenen bu seminer dizisinde bana ayrılan kısımda kendimce psikanalizin nereden nereye geldiğiyle ve nereye doğru gitmekte olduğuyla ilgili bazı noktaların altını çizmek istiyorum.

Ben de önce kendi durduğum yeri ve nasıl bir iş yapıyorum onu söyleyerek başlayayım. Evet ben tıp mezunuyum. Sonra, psikiyatriye değil, klinik psikolojiye kayıp, o alanda yüksek lisans ve doktora yaptım. Halen öğretim üyeliği ve psikoterapistliği birlikte yürütüyorum. Klinik pratiğimde psikanalitik psikoterapi yapıyorum ve giderek de psikanalitik psikoterapiyi olabildiğince başka bazı ekollerle bütünleştirmeye çalışarak yapıyorum – ana çerçeveyi psikanalitik tutmak kaydıyla. Dolayısıyla ben de Saffet Murat Tura’ın anlattığı gibi resmi anlamda psikanalist değilim. Bu resmi – gayri resmi ayrımı üzerine birazdan daha ayrıntılı değineceğim.

Psikanalizin temas kanallarındaki açılma

Psikanaliz herkesin bildiği gibi öncelikle ve ağırlıklı olarak bir klinik praksis olarak başladı, gelişti ve sonra başka alanlara da kısmen yayıldı. Ama her zaman psikanaliz deyince ilk planda akla gelen bir psikoterapi faaliyeti, bir klinik faaliyet oldu.

Bu klinik faaliyetin de tarihsel evrimine baktığımızda psikanalizin temas kanallarının öncelikle üç eksen üzerinden bir açılma/genişleme sergilediğini görürüz: 1) Psikanalitik klinik faaliyeti yapanların çeşitlenmesi, 2) bu faaliyetin sunduğu hizmetten yararlananların sınıfsal profillerinde bir genişleme ve 3) psikanalitik klinik faaliyetin ele aldığı psikopatoloji spektrumunda bir genişleme.

Psikanalizin tıptan özerkleşmesi

Psikanalitik klinik faaliyet, ilk başta çok dar bir çevrede başladı, ilk başladığında çok yadırgandı, çok fazla muhalefet gördü, izole edildi, edilmeye çalışıldı ama bir şekilde tuttu. Bir miktar ABD’de psikanalizin gelişme seyrine ağırlık vererek söylersem –ki Avrupa ülkeleri için de büyük ölçüde geçerlidir bu durum-  psikanaliz, 1920’lerden 30’lardan itibaren psikiyatri camiası içerisinde giderek ağırlığını hissettirmeye başladı ve 40’larda 50’lerde neredeyse egemen klinik pratik haline geldi. Büyük ölçüde, bu süre boyunca, Freud’un vasiyetinin tersine, tıp çevreleri içerisine hapsoldu. Bir tıbbi pratik olarak düşünüldü. Giderek 60’lardan 70’lerden sonra özellikle tıp dışı, klinik psikoloji gibi, klinik sosyal hizmet gibi, psikiyatrik hemşirelik gibi ya da felsefe gibi diğer alanlardan gelen insanların da içine girebileceği ve psikanaliz eğitimi alabileceği ve sonrasında da bir psikanalitik klinik pratiği yapabileceği bir açılıma doğru gitti. Ama hala psikanaliz içerisinde psikiyatrist ağırlığının olduğunu, yer yer bunun kırıldığını ama yer yer de tutulduğunu söyleyebiliriz.

Psikanalizin sınıfsal kapsam alanının genişlemesi

Psikanaliz, ilk döneminde haftada 5-6 kere gidilmesi gereken bir klinik faaliyet olarak başlıyor. Haftada 5-6 kere gideceksiniz; kamu kurumlarında değil, muayenehanelerde ya da özel kliniklerde çalışıyor psikanalistler; seanslar ucuz değil, oldukça pahalı. Dolayısıyla çok az insanın, üst sınıf azınlığın gidebildiği, yararlanabildiği bir faaliyet. Bu nedenle psikanalizin ilk döneminde –ki doğal olarak klasik psikanalizin teorik olarak kuruluş döneminden bahsediyoruz- toplumların, bütün toplumların da değil, sadece Batı toplumlarının çok dar bir kesimiyle temas söz konusu. Daha sonra tıp kurumu içerisinde, psikiyatri kurumu içerisinde, hastanelerde, kliniklerde çalışan psikiyatristler aracılığıyla büyük ölçüde yaygınlaşma eğilimine girdikten sonra kamu kurumlarında çalışan psikiyatristler de çok daha ucuza ya da bedavaya psikanalitik klinik faaliyette bulunma imkanına kavuştular. Giderek 30’lardan 40’lardan itibaren. O zaman şöyle bir profil değişikliğiyle karşılaşıyoruz, ilk kuşak psikanalistlere gelen hastaların/analizanların toplumu temsil etme oranlarıyla daha sonra bu kamu kuruluşlarında psikanalitik faaliyette bulunan klinisyenlerin gördükleri hastaların toplumsal profilleri arasında bir değişiklik olmaya başlıyor. Çok daha geniş bir toplumsal kesime ulaşmaya onlarla temas kurmaya başlıyor. İlk dönem psikanalistler, büyük ağırlıkla çok üst sınıf diyebileceğimiz burjuvazinin kaymak tabakasıyla temas halindeyken, psikanalitik faaliyetin kamu kurumlarına girmesiyle daha geniş bir sosyal çevreye ulaşması, o çevreyle temas kurması imkanı doğuyor. Kamusal kaynakların bir klinik faaliyet olarak psikanalize kısmen açılması söz konusu olan. Geçerken kısaca Türkiye’deki duruma değinirsek, psikanalizin Türkiye’ye girişi oldukça yeni sayılabileceği için ve sadece psikanaliz için değil tüm psikoterapi çeşitleri için anlamlı düzeyde kamu kaynağı ayrılmadığı için, henüz bu eksende bir açılma olduğundan bahsetmemiz maalesef mümkün görünmüyor.

Psikanalizin tüm “normal” – psikopatoloji spektrumuna nüfuz etmesi

Bununla birlikte psikanalitik klinik faaliyetin ele aldığı psikopatoloji spektrumunda da bir açılmadan bahsedilebilir. İlk başta Freud ve ilk kuşak psikanalistler daha çok nörotik düzeyde, o anlamda görece daha sağlıklı düzeyde hastalarla temas halindeyken, psikanalitik faaliyetin kamu hastanelerine/kliniklerine girmesiyle nörotik düzeyden daha zor hasta gruplarıyla da temas kurma imkanı doğuyor. Bütün bunlar psikanalizin klasik anlamda, Freudien anlamdaki teorik çerçevesinde bir gerilime, bir zorlanmaya neden oluyor; ciddi revizyonlar yapılmasını gerektiriyor. Çünkü farklı bir hasta grubu var, farklı psikopatolojiler var ve ilk baştaki teoriler her şeyi açıklamaya yetmiyor. Çok uzatmadan söylersek, psikanalizin bu açılmaya, temas kanallarının açılmasına, hasta profilinin açılmasına yönelik tepkisinin birbiriyle çelişen iki tarzda geliştiği söylenebilir.

Psikanalizin muhafazakarlığı ve devrimciliği

Bütün bunlar olurken 1950’lerden 60’lardan itibaren biyolojik psikiyatri gelişiyor, davranışçı terapi ekolleri gelişiyor, 60’lardan itibaren bilişsel terapi ekolleri gelişiyor ve rakipler var piyasada artık. Bu ortam içerisinde, psikanalizin kurumsal taşıyıcılığını üstlenmiş olan  enstitüler, ulusal ve uluslararası birliklerdeki resmi ve hegemonik çizgi bir tür muhafazakarlaşma, içe kapanma eğilimine giriyor. Burada uzun bir süre egemen konumda olmanın getirdiği bir büyüklenmecilik hali var. “Psikopatoloji bizden sorulur, biz biliriz, açıklarız hali var” bir yanıyla. Bir yanıyla da dış dünyada çok daha değişik şeyler oluyor, rakipler gelişiyor, ruh sağlığı alanında dünya kadar araştırma yapılıyor, hem psikopatoloji anlamında hem toplumsal kesim anlamında değişik kanallarla temaslar artıyor, vb. Psikanalizin birinci tepkisi bir tür bürokratik, yer yer tarikatçı diyebileceğimiz kurumsal bir içe kapanma şeklinde tezahür ediyor. Bu, psikanalizin potansiyel olarak taşıdığı teorik, entellektüel kapasiteyi, canlılığı körelten bir durum tabii ki. Ama ne mutlu ki, tek tepki bununla sınırlı kalmıyor.

Yine psikanaliz içinden başka bir tepki, bu sefer psikanalizin dışında olan gelişmelerle, diğer alanlarda olan gelişmelerle teması daha yakından, daha sıkı, daha yoğun kurmaya çalışarak, hem o alanları etkileyen, ama onlardan etkilenmeye de açık, yani karşılıklı bir etkileşim ve değişim içerisine girmesi oluyor. Psikanaliz içinden bazı kurumların, ekiplerin, insanların giderek klasik psikanalizi revize etmeye başladığını, yer yer radikal bir şekilde revize etmeye başladığını görüyoruz. Dolayısıyla bir yanıyla psikanalizin kurumsal olarak içe kapandığını, muhafazakarlaştığını, başka bir yanıyla da dışa açıldığını, dışa açıldıkça değiştiğini ve değiştirebildiğini de görüyoruz. Nihayetinde psikanalizin kurucusu Freud, kendi çağının çerçevesi içinde değerlendirildiğinde büyük bir devrimciydi, teorik/klinik çıkışıyla paradigmatik bir alt üst oluşa yol açmıştı. Çoğu devrimci dönüşümden sonra görülen muhafazakarlaşma, kurumsal/resmi psikanalizin de başına geldi, ama psikanalizin teorik/klinik zenginliği kaderinin sadece muhafazakarlaşma olmadığını, en azından şimdiye kadar, Freud’dan miras alınan o devrimci merak ve girişimlerin sönmediğini, yer yer parlayarak devam ettiğini gösteriyor. Psikanalizin bugün benim için önemli, değerli olan yanı da böyle bir yan: Dışa açılabilen, kendi dışında ortaya çıkmış gelişmelerle, bulgularla diyalog kurabilen, onları içselleştirebilen, içselleştirebildiği sürece de kendini başka bir düzeyde yeniden kurabilen, devrimci imkanlar sunan bir praksis.

Bir çok yeni alamet belirdi

Saffet Murat Tura da değindi, Freud’un klasik teorisinden bugün geriye kalan ne var diye baktığımızda, -bunu hala klasik psikanalizin peşinden gidenler kabul etmeyebilirler tabii- bana yalnızca dinamik bir bilinçdışının varlığı kalmış gibi geliyor. Onun dışında Freud’un çok zengin olan bir çok parçalı teorisinden, ilk başta kurulduğu haliyle bugün hala geçerliliğini sürdüren bir teorik önermesi yokmuş gibi geliyor.

Libidinal ve saldırgan iki temel dürtüye dayalı olan ikili dürtü kuramı büyük ölçüde gitti. Güdülenme sisteminin Freud’un ikili dürtü kuramı üzerinden değil de genel olarak bir ilişki arayışı üzerinden anlaşılması gerektiği son 10-20 yılda ağırlık kazanan, benim de kendimi oldukça yakın bulduğum, içinde gördüğüm ilişkisel psikanaliz[2] diye özetleyebileceğimiz eğilim açısından genel olarak kabul edilen bir şey. Ya da güdülenme sistemini Freud’un ikili dürtü kuramı yerine çok daha zengin ve karmaşık, örneğin “beşli güdülenme kuramı”, bir şekilde yeniden kurma girişimleri söz konusu.[3]

Bunun yanında Freud’un psikoseksüel gelişim teorisi oldukça çizgisel bir teoriydi. Bu teoriye göre, oral, anal, fallik, latent, genital dönemler şeklinde beş tane psikoseksüel gelişim dönemi var ve insan canlısı doğumdan itibaren bu sırayla bu dönemlerden geçiyor. Her dönemin belli meseleleri, zorlukları var, onların aşılması lazım, başarılı bir şekilde aşılamazsa çocuk o döneme takılıyor (fixation) ve ileri yaşlarında o takıldığı döneme uygun psikopatolojiler sergiliyor. Bu teorinin, bütün zenginliğine rağmen, çizgisellik varsayımı ve cinsellik tek-boyutluluğu nedeniyle, çok daha karmaşık olan insan gelişimini oldukça basite indirgediği, gelişim psikolojisi ve gelişim psikopatolojisi alanlarında elde edilen bulgularla uyumlu olmadığını belirtmemiz lazım. Öncelikle çizgisel gelişim diye bir şey söz konusu değil. İnsan gelişiminin değişik kendilik (self) sistemleri, örüntüleri, temsillerinin eşzamanlı olarak evrilen, birbirini etkileyen karmaşık bir ilişkisi olduğu görüşü oldukça ağırlık kazanmış durumda.[4]

Öte yandan klinik teori açısından yine klasik anlamıyla Freud ve ardılları, tarafsız [neutral] kalabilen, ayna gibi durabilen, yalnızca hastanın kendisine aktardığını yansıtan bir analist, bir terapist tasavvur ederken, böyle bir şeyin mümkün olmadığı, çünkü analistin kendi öznelliğini askıya alabilmesinin mümkün olmadığı, bunun gayri-insani olduğu psikanaliz içinde bile giderek artan biçimde kabul edilen bir olgu.[5]

Son bir faktör, psikanaliz Batı’dan çıkmış ve o anlamda çok büyük ölçüde Batı-merkezli ve daha önce bahsettiğim nedenlerle üst-sınıf yönelimli bir projeydi. Bu Batı-merkezli olması çok değişmedi. Dikkat ederseniz Doğu toplumlarında psikanaliz öyle çok yaygın olarak kök salabilmiş değil, çok yavaş ilerleyen ve çok sınırlı çevrelere ulaşabilen bir faaliyet. Özellikle Hindistan ve Japonya üzerinden, oralarda yaşamış ya da hala yaşamaya devam eden psikanalistlerin, az sayıda da olsa, yaptığı çalışmalarda, o tür toplumlarda psikanalitik klinik faaliyette bulunmak için psikanalizin teorik çerçevesini kültürel faktörleri çok daha ciddi biçimde ele alarak ciddi bir revizyondan geçirmesi gereği dillendiriliyor.[6]

Bütün bu nedenlerle klasik psikanaliz, biraz önce bahsettiğim dinamik bilinçdışının varlığı hariç, teorik ve klinik açılardan oldukça ciddi meydan okumalarla karşı karşıya kaldı. Saffet Murat Tura etraflıca bahsettiğinden nörobiyolojiden kaynaklanan meydan okumalara girmiyorum, bir de onlar var. Dolayısıyla şimdi uygulanan psikanaliz ya da psikanalitik terapi, Freud’un zamanından oldukça farklı ya da daha doğru deyişle çok daha farklı olması gerekiyor. Hala klasik anlamda psikanaliz yapmakta ısrar eden, taassup sahibi psikanalistler olmasına rağmen, “dünya değişti” diyelim kısaca.

Bu değişiklikler babından birkaç noktaya daha değinmek isterim: Şu anda dünyada çok sayıda psikanaliz enstitüsü var. Bunların kimilerinin bir araya gelmesiyle oluşan ulusal psikanaliz birlikleri, en üstte de uluslararası psikanaliz birliği var. Şimdi bu, resmi psikanaliz. Bu resmi psikanaliz, kendi içinde zamanla belli bir evrimden geçmesine rağmen, büyük ölçüde hala muhafazakar, bürokratik ve o anlamda defansif ve  büyüklenmeci bir içe kapanmayı temsil eden bir eğilim olarak nitelendirilebilir. Ama bunun dışında başka psikanaliz enstitüleri de var.  Bunlar daha özgürlükçü ve “revizyonist” diyebileceğimiz bir noktadan kurulmuş ve resmi görüş tarafından psikanalitik olarak tanınmayan, yer yer hain olarak görülen, resmi kurumsallık tarafından dışlanan odaklar. Bu hainlerin veya dışlananların sayısı ve yaygınlığı günümüzde o kadar arttı ki artık dışlananlar için dışlanmış olmanın bir anlamı kalmadı. Öyle ki resmi psikanaliz kurumlarının DSM hegemonyasına karşı daha yeni yayınladığı ansiklopedik “Psikodinamik Tanı Kriterleri” kitabına[7] editor ve yazar olarak katkı sunanlar arasında “resmen” psikanalist sayılmayan psikanalistler de mevcut. Resmi psikanaliz, itibarını korumak için resmen psikanalist saymadığı psikanalistlerden medet umar durumda. Ek olarak, belki de en kalabalık grup, resmi ya da gayrı resmi psikanaliz enstitülerinin katı kuralcı eğitim şablonlarının dışında kalan, teorik ve klinik psikanalitik eğitimlerini bu kurumların dışında edinen klinisyenlerden oluşuyor. Resmi psikanaliz ne derse desin, onlar da psikanalitik bir faaliyet yürütüyorlar.

Bütün bunlara bakarsanız, aslında psikanalizin serüveni, sosyalizmin/marksizmin serüveniyle oldukça benziyor. Orada da ciddi ortodoksluklar var; ortodoksluğu kırma çabaları, arada hainlik suçlamaları, bölünmeler, parçalanmalar, yeniden bir araya gelmeler var. O kadar trajik olmasa da psikanaliz alanında da ciddi bir kapışma durumu, resmi çizginin kendini devam ettirmeye çalışması, birilerinin psikanaliz içinden ya da kıyısından resmi çizgiyi eleştirip, dışarı çıkma ya da çıkarılma durumu söz konusu. Dışarı çıkanlar, dışarda kalanlar ya da dışarı çıkmasalar bile daha görece özerk bir alan bulabilenler, resmi psikanalitik kurumların içinde kalarak bile, daha önce bahsettiğim gibi psikanaliz dışındaki bazı önemli gelişmelerle çok daha iyi ilişki kurabilen, diyalog  kurabilen psikanalistler ya da psikanalitik yönelimli terapistler gibi geliyor bana.

Psikanalizde devrim?

Örneğin gelişim psikolojisi alanında yapılan bir sürü araştırmadan artık şunu biliyoruz: Bugün diyelim ki 30 yaşında yetişkin biri, belli bir semptomla [belirti, şikayet] karşımıza geliyor. Klasik psikanaliz, bu semptomu yukarıda değindiğim çizgisel gelişim kuramı açısından inceleyip bunu çocukluk dönemindeki belli bir evrede olmuş belli arızalara indirgeme eğilimindedir. Çocukluk dönemi yaşantıları tabii ki çok önemli, özellikle ilk 5-6 yıl, nörolojik gelişimin en önemli, en kritik olduğu, kişilik örgütlenmesinin büyük ölçüde belirlendiği zaman dilimi. Ancak, gelişim psikolojisi ve gelişim psikopatolojisi alanlarından gelen bir sürü araştırmadan biliyoruz ki, klasik psikanalizin çizgisel ve indirgemeci determinizmi yerine, multifinality [çoklu-sonuç?] ve equifinality [eş-sonuç?] kavramlarını devreye sokmak gereklidir.[8] Genel sistem teorisinden ve karmaşıklık [complexity] teorisinden türetilmiş bir kavram çiftinden bahsediyorum. Konumuz bağlamında multifinality, aynı evrede aynı/benzer yaşantılara maruz kalmış çocukların, hesaba katılması gereken başka binlerce faktör/yaşantı nedeniyle, ileride çok farklı tablolar sergileyebileceğini belirtir. Yine konumuz bağlamında equifinality, aynı evrelerde farklı yaşantılara maruz kalmış çocukların, yine hesaba katılması gereken başka binlerce faktör/yaşantı nedeniyle, ileride aynı/benzer tablolar sergileyebileceğini belirtir. Bu kavram çifti, klasik psikanalitik yaklaşımın çizgisel ve indirgemeci psikoseksüel gelişim teorisine büyük zorluk çıkarmaktadır. Sadece de bununla kalmamaktadır bu kavram çiftinin marifeti: Multifinality ve equifinality açık-sistemlerde geçerli olan ilkelerdir. Kapalı-sistemlerde ise etki-tepki kuralı (“o olursa bu olur” gibi) geçerlidir. Mesele sonuç olarak, insan canlısını açık bir sistem olarak mı yoksa kapalı bir sistem olarak mı kavramsallaştıracağımız sorusuna gelip dayanmaktadır. Klasik psikanalizin bu soruya cevabı nihai olarak “kapalı-sistem” olmuştur. Oysa insan gibi biyolojik ve sosyal olan her şeyin bir “açık-sistem” olduğuna dair elimizde yeterince teorik ve ampirik bulgu var. O yüzden, son zamanlarda, psikanalizi bir açık-sistem (ilişkisel) olarak kavramsallaştırmaya çalışanlar haklı olarak klasik psikanalizi “tek-kişilik-psikoloji” olmakla eleştirmektedirler.[9] Multifinality-equifinality kavram çifti üzerinden kısaca anlatmaya çalıştığım tarzda yeni bilgi yumaklarını içselleştirebilen yeni bir psikanalitik gelişim teorisi kurmak, psikanalizin önündeki devasa işlerden bir tanesidir. Bu konuda resmi psikanaliz dışındaki psikanalitik kuramcı ve araştırmacıların katkısıyla epeyce mesafe alındığı da söylenebilir.

Öte yandan, 1960’larda geliştirilen ve giderek ivme kazanan bir bağlanma kuramı [Attachment theory] var.[10] Bu kuram, resmi psikanalizin dışından geliştirilen bir kuram. Ama giderek psikanalizin, “ilişkisel psikanaliz” dediğim kısmının içine alınan, onunla etkileşim halinde gelişen ve giderek klinik pratiğe de yansıyan, onu renklendiren bir kuram. Bağlanma kuramının katkılarıyla, kişilik gelişiminde klasik psikanalizin evre takılmaları merkezli yaklaşımının ötesinde daha zengin ve ufuk açıcı bir yaklaşım mümkün hale gelmiştir.[11]

Psikanalizin içinden, kıyısından ve dışından yapılan katkılarla bugün artık biliyoruz ki insan canlısı doğumundan itibaren oldukça aktif bir ilişki arayışı içinde, Freud’un ve klasik psikanalizin düşündüğü gibi pasif bir alıcı değil. Bebeğin pasiflikten aktifliğe doğru evrimleştiğini varsayan çizgisel bir gelişim şeması yerine, bebeğin çevresiyle ilişkiselliğinin sürekli ve aktif bir şekilde yeniden örgütlenmesine dayanan bir gelişim modeli ön plana çıkıyor.[12] Kendilik ve öteki temsillerinin oluşmasından önce, henüz bebeğin sembolizasyon kapasitesi gelişmemişken, doğumdan itibaren ilişki/etkileşim örüntülerinin bebeğin zihninde temsil edildiği gösterilmiş durumda.[13] Örneğin, bir iki haftalık bebekler diğer nesnelerle karşılaştırıldığında insan yüzüne karşı daha çok ilgi gösteriyorlar. Ek olarak, parçalara ayrılmış ve karıştırılmış insan yüzü resimlerinden daha çok bütünlüğü olan insan yüzü resimlerine ilgi gösteriyorlar.[14] Ayrıca bebeklerin, doğduktan sonraki 15 gün içinde annelerinin sesini, kokusunu ve yüzünü, yabancılarınkine göre tercih ettikleri; doğumdan sonraki birinci günde kendi seslerini ayırdedebildikleri; 3-4 aylıktan itibaren algılarına bağlı olarak beklentiler geliştirip, beklentilerine uygun eylemlerde bulunabildikleri; 2-3 aylıktan itibaren gelişkin bir hafızaya sahip oldukları ve negatif duygulanımın hatırlamalarını zorlaştırdığı; gelişkin bir zaman ve mekan algısı ile doğdukları; 3-4 aylıktan itibaren duygularını yüz mimikleriyle ifade edebildikleri ve karşılarındaki kişinin yüz ifadesinden ve ses tonundan duygusal durumuna dair çıkarımda bulunabildikleri; 3-5 aylıktan itibaren şematik modelleme yapabildikleri; algıladıkları verileri değişik algı kanalları arasında transfer edebildikleri; basit kategorileştirme becerisine sahip oldukları bir çok bilimsel çalışma sonrasında ortaya konmuştur.[15] Bütün bu bulgulara dayanarak psikanaliz alanında çığır açan araştırmaları yapan Daniel Stern[16] ve Beatrice Beebe[17] gibi klinisyen-araştırmacılar, anne-bebek ilişkisinin mikro-süreç analizleri üzerinden bebeğin doğumundan itibaren, yani sembolleştirme-öncesi evrede bile, oldukça zengin ve karmaşık bir zihni temsil kapasitesine sahip olduğunu; zihinsel olarak temsil edilenin de nesnelerden (ötekilerden) önce nesnelerle kurulan ilişki örüntüleri olduğunu; bebeğin duygulanımını sürekli olarak kendi içinde ve nesnesiyle ilişkisinde karşılıklı olarak düzenlediğini [regulation]; bu duygulanımı düzenleme/düzenleyeme ekseninin bebeğin ruhsal dünyasının zihni temsiller üzerinden yapılaşmasında temel belirleyen olduğunu; dolayısıyla bebeğin psikolojik örgütlenmesinin, klasik psikanalizin vazettiği kapalı bir sistemi öngören tek-kişilik bir paradigmayla anlaşılamayacağını göstermişlerdir. Bütün bu bulgulardan sonra psikanalizin klinik praksisinde de radikal ve ilişkisel bir dönüşüm mümkün hale gelmiştir.

Psikanalizde yaşanan bu ilişkisel devrimi destekleyen başka bir önemli bulgu da genel psikoterapi araştırmalarından gelmektedir. Ekollerden bağımsız olarak psikoterapideki dönüşümü/iyileşmeyi hangi faktörlerin sağladığı sorusunun peşinden giden onlarca araştırmanın vardığı özet sonuç şudur:[18] 1) Terapi sürecinde yaşanan değişimin % 40’ı terapi-dışı faktörlere bağlıdır. 2) Değişimin %15’ı plasebo etkisidir; hastalar terapide oldukları için iyileşecekleri yönünde bir beklenti geliştirmekte ve bu beklentinin bizatihi kendisi %15 oranında terapötik değişimi etkilemektedir. 3) Her ekolun kendi teorik çerçevesi içerisinden geliştirdiği ve kıskançlıkla savunduğu özgül terapi teknikleri terapötik dönüşümün sadece % 15’ini açıklamaktadırlar. 4) Kalan %30’luk pay ise ekol farkı gözetmeksizin ortak faktörler olarak tanımlanan terapiste ya da terapi ilişkisine dair faktörlerdir. Görünen o ki terapi ilişkisinin kalitesi, özgül terapi tekniklerinden iki kat daha önemlidir. Bu bulgu, terapi ekollerini enine kesen genel bir bulgudur ve ilişkisel psikanalizin genel çerçevesiyle tamamen uyum halindedir.

Psikanalizin son zamanlarında göze çarpan ve 21. yüzyılda daha da pekişecek gibi görünen başka bir değişiklik de psikanalizle psikanalitik terapiler arasında varolduğu var sayılan kategorik ayrımın giderek erimeye başlamasıdır.[19] Tahminim o ki bu erime hızlarak devam edecektir ve belki de 10-20 yıl sonra böyle bir ayrımdan hiç bahsetmeyeceğiz bile. Psikanalizin şimdiye kadar sürdürdüğü “divan, haftada en azından 3-4 seans ve en azından 5-6 yıl” koşulları son yıllarda ortaya çıkan teorik gelişmeler ve araştırma bulguları nedeniyle yakın zamanda birer mit haline dönüşecek gibi görünüyor. Aktarım – karşı-aktarım matriksini merkeze alıp analitik temas/ilişki üzerinden yürüyen bütün klinik faaliyetlerin psikanaliz olarak tanımlanması gerektiğini savunanların sayısı giderek artıyor.

Son bir kaç on yılda genel psikoterapi alanında bütünleşik (integrative) psikoterapilerin giderek ön plana çıktığını görüyoruz. Değişik psikoterapi ekolleri arasında farklı melezleşme deneyleri yaşanıyor. Psikanalizin geçirdiği (d)evrim itibarıyla bu genel melezleşme eğilimine daha meraklı ve yatkın hale gelmesini bekleyebiliriz. Psikanalitik praksis çerçevesine yoğun olarak katılmaya en yakın adaylar dışavurumcu sanat terapileriyle[20] somatik (beden-odaklı; hareket ve dans) terapiler[21] olacak gibi görünüyor. Psikanaliz, dil-öncesi dönemin çok katmanlı belirleyiciliğini ve buna bağlı olarak terapötik dönüşümün yorum-temelli sözel alandan çok söz-dışı (nonverbal) duygulanımsal/ilişkisel bir alanda gerçekleştiğini keşfettikten sonra,[22] klinik praksiste söz-dışı iletişim kanallarına giderek daha çok yer açması sürpriz olmayacaktır. Geleneksel olarak, Freud’un da katkısıyla, psikanalizi kısaca tanımlamak için kullanılagelmiş olan “konuşma tedavisi” nitelemesi, kapsam yetersizliği nedeniyle aslında şimdiden bırakılmalıdır. Psikanaliz, klinik praksis bağlamında konuşma tedavisinin çok ötesinde bir şey olduğunu epeyce kanıtlamıştır ve tüm muhafazakar savunmalara rağmen daha da kanıtlayabilecek devrimci bir enerjiye sahip gibi görünmektedir.

 

*******

[1] Klinik Psikoloji ve Tıp Doktoru, Psikoterapist, Yrd. Doç. Dr., İstanbul Bilgi Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı Direktörü.

[2] Mitchell, S. (1988), Relational Concepts in Psychoanalysis. Cambridge, MA: Harvard University Press. [Bu kitabın Türkçe çevirisi 2008 yılı içinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından yayınlanacaktır].

[3] Lichtenberg, J., Lachmann, F. & Fosshage, J. L. (1992). Self and Motivational Systems. Hillsdale, NJ: The Analytic Press.

[4] Stern, D. N. (1985). The Interpersonal World of the Infant. New York: Basic Books.

[5] Mitchell, S. (1993). Hope and Dread in Psychoanalysis. New York: Basic Books.

Ogden, T. H. (1994). The analytic third: working with intersubjective clinical facts. International Journal of Psychoanalysis, 75:3-19.

Stolorow, R. & Atwood, G. E.B, Randchaft, B. & Atwood, G. (1987). Psychoanalytic Treatment: An Intersubjective Approach. Hillsdale, NJ: Analytic Press.

[6] Kakar, S. (1985). Psychoanalysis and Non-Western Cultures. International Review of Psycho-Analysis, 12:441-448.

Roland, A. (1988). In Search of Self in India and Japan: Toward a Cross-cultural Psychology. New Jersey: Princeton University Press.

Roland, A. (1996). Cultural Pluralism and Psychoanalysis: The Asian and North American Experience. London: Routledge.

[7] Alliance of Psychoanalytic Organizations (2006). Psychodynamic Diagnostic Manual. Silver Spring, MD : Alliance of Psychoanalytic Organizations.

[8] Cicchetti, D. & Rogosch, F. A. (1996). Equifinality and multifinality in developmental psychopathology. Development and Psychopathology, 8: 597-600.

[9] Aron, L. (1990). One Person and Two Person Psychologies and the Method of Psychoanalysis. Psychoanalytic Psychology, 7:475-485.

Ghent, E. (1989). Credo—The Dialectics of One-Person and Two-Person Psychologies. Contemporary Psychoanalysis, 25:169-211.

Spezzano, C. (1996). The Three Faces of Two-Person Psychology: Development, Ontology, and Epistemology. Psychoanalytic Dialogues, 6:599-622.

[10] Ainsworth, M. and Bowlby, J. (1965). Child Care and the Growth of Love. London: Penguin Books.

Ainsworth, M., Blehar, M., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of Attachment. Hillsdale, NJ: Erlbaum.

Bowlby, J. [1969] (1999). Attachment, 2nd edition, Attachment and Loss (vol. 1), New York: Basic Books.

Bowlby, J. (1973). Separation: Anxiety & Anger, Attachment and Loss (vol. 2); (International psycho-analytical library no.95). London: Hogarth Press.

Bowlby, J. (1980). Loss: Sadness & Depression, Attachment and Loss (vol. 3); (International psycho-analytical library no.109). London: Hogarth Press.

[11] Fonagy, P. (2001). Attachment Theory and Psychoanalysis. New York : Other Press.

Fonagy, P. & Target, M. (2003). Psychoanalytic Theories : Perspectives from Developmental Psychopathology. New York : Brunner-Routledge.

[12] Sameroff, A. (1983), Developmental systems: Contexts and evolution. Mussen’s Handbook of Child Psychology, Vol. 1 (Der. W. Kessen) içinde (s.237-294). NY: Wiley.

[13] Beebe, B., Lachmann, F.M., Jaffe, J. (1997). Mother-infant interaction structures and presymbolic self and other representations. Psychoanalytic Dialogues, 7: 133-182.

[14] Pascalis, O., de Schonen, S., Morton, J., Deruelle, C., & Fabre-Grenet, M. (1995). Mother’s face recognition by neonates: A replication and an extension. Infant Behavior and Development, 18(1): 79-85.

Valenza, E., Simion, F., Cassia, V.M., & Umiltà, C. (1996). Face preference at birth. J Exp Psychol Hum Percept Perform, 22(4): 892-903.

Beebe, B. & Lachmann, F. (1994), Representation and internalization in infancy. Psychoanalytic Psychology, 11:127-165.

[15] Aktaran: Beebe, B., Lachmann, F.M., Jaffe, J. (1997). Agy.

[16] Stern, D. N. (1985). Agy.

[17] Beebe, B. & Stern, D. N. (1977), Engagement-disengagement and early object experiences. Communicative Structures and Psychic Structures (Der. N. Freedman ve S. Grand) içinde (s.35-55). New York: Plenum Press.

[18] Lambert, M. J. & Barley, D. E. (2001). Research summary on the therapeutic relationship and psychotherapy outcome. Psychotherapy, 38(4): 357-361.

[19] Fosshage, J.L. (1997). Psychoanalysis and Psychoanalytic Psychotherapy: Is There a Meaningful Distinction in the Process? Psychoanalytic Psychology, 14(3): 409-425.

Sechaud, E. (2000). Affective self-disclosure by the analyst. International Journal of Psychoanalysis, 81(1): 164–165.

Suman, A., & Brgnone, A. (2001). Psychoanalytic psychotherapy and psychoanalysis: A choice in step with the times. Psychoanalysis and psychotherapy: The controversies and the future (Der. S. Frisch, R. D. Hinshelwood, J. M. Gauthier) içinde (s. 91–109). London: Karnac.

Waska, R. (2006). Psychoanalysis or psychoanalytic psychotherapy? Shifting the debate from theoretical to clinical with the concept of analytic contact. Bulletin of the Menninger Clinic, 70(2): 145-159.

[20] Leclerc, J. (2006). The unconscious as paradox: Impact on the epistemological stance of the art psychotherapist. The Arts in Psychotherapy, 33(2): 130-134.

[21] Bloom, K. (2006). The Embodied Self: Movement and Psychoanalysis, London: Karnac.

[22] Fosshage, J.L. (2003). Fundamental Pathways to Change: Illuminating Old and Creating New Relational Experience. International Forum of Psychoanalysis, 12: 244-251.

Stern, D.N. ,Sander, L.W., Nahum, J.P. ve ark. (1998). Non-interpretive mechanisms in psychoanalytic therapy: The ‘something more’ than interpretation. International Journal of Psychoanalysis, 79: 903-921.